JEAN DE FLORETTE VE MANON DES SOURCES


Jean de Florette, Claude Berri tarafından yönetilen, Marcel Pagnol'un The Water of the Hills (L'Eau des collines), Türkçe ismiyle Suların Tepeleri adlı romanının uyarlaması olan 1986 dönemi drama filmidir. 1988’de en iyi film dalında Bafta ödülünü almıştır. Bu filmin devamı “Manon Des Sources”dir. Çekildiği dönemin en büyük bütçeli filmleri arasındaydı.

Bu iki film, romanın isminden de anlaşılacağı üzere Provence’e bağlı köyde çıkan su sorunu ile ilgilidir. Böyle basit söylediğime bakmayın aslında su sorunun açığa çıkardığı gerçekler azımsanmayacak kadar önemlidir.


İlk hikaye karanfil yetiştirme tutkusuyla başlar, bu tutkunun temelinde aslında para yatar. 'Paraya giden yolda her şey mubahtır' diyen bir amca ve yeğenin, sonunda gerçek değerleri keşfetme serüveni zorludur. Amca Cesar Souberyan tek mirasçısı olan yeğeni Ugolin’i oldukça önemser, çalışkanlığı, azmi, tasarruflu oluşu ve yeni fikirler üretmesi tam da amcasının istediği karakteristik özelliklerdir. Arzu ve tutkuların esiri olan bu amca yeğenin harika bir hikayesi oluşur, amcanın kapanmamış aşk defterleriyle yeğenin daha yeni açılan aşk defterinin ortak bir noktası vardır.



Jean Cadoret (Jean De Florette) köye miras kalan tarlalarında çiftçilik yapmaya gelir. Jean Cadoret kamburdur, karısı ve kızı Manon ile birlikte kitaplar okur ve edindikleri bilgilerle oldukça güzel sebzeler yetiştirirler, tavşan çoğaltırlar. Kambur Jean’ın, Souberyan çiftliğinden daha çok verim elde etmesi amca ve yeğeni endişelendirir, çünkü amaçları kamburun bir an önce vazgeçip tarlayı satışa çıkarmasıdır.



Sürekli haince planlar yapıp dururlar. Çok fazla detaya girmeden ilk bölümde kötülerin kazandığı ve fazla kayıpların yaşandığı, arzuların, tutkuların neden olduğu sonuçlar işlenir. Ayrıca tecrübeden ziyade bilimin, bilginin ne kadar önem arz ettiği de görülmektedir.



İkinci hikaye Manon Des Sources, bir çözümlemedir. Önce yapılan kötülüklere karşı intikam alınır, ilahi adalet de tecelli eder ve her şey yoluna koyulur. Derken amcanın öğrendiği bir gerçek tüm hikayeyi baştan aşağı tekrar gözden geçirmemizi sağlar.



Verilen mesajlar çok zengindir, yapılan kötülüklerin muhakkak karşılığının olacağı, hayatın değerinin parayla ölçülemeyeceği, aşk kara bir büyüdür, eğitim oldukça önemlidir gibi birçok önerme mevcuttur. Ve filmin izleyiciyi bağlayıcı unsurları es geçilemez; kostümler, makyaj, müzikler (o mızıka sesi seçilebilecek en güzel müzik aletiydi), çiftçiliği gerçekçi yansıtan güneşten yanmış yüzler, çatlamış eller, yorulmuş gözler…

Benim en iyi izlediğim film budur bile diyebilirim, kesinlikle ilk beşin içinde ve mutlaka izlenilmesi gereken bir film. Bitirdiğimde roman okumuş gibi oldum. 10 üzerinden değerlendirecek olursam 10 puan veririm. Keyifli seyirler.


SUKHA