OD-YUNUS EMRE-İSKENDER PALA

Yazara Dair



“OD”, İskender Pala’nın okuduğum ikinci kitabıydı , ilki “Katre-i Matem” eseriydi ve oldukça etkilenmiş, kitapları arasında en iyiyi okuduğumu düşünmüştüm. Od’u okuduktan sonra ise tam olarak karşımda nasıl bir cevher olduğunu anladım. İskender Pala, Dünya Edebiyatı’nda adını dilimizden düşüremediğimiz yazarlardan çok daha iyi, buna sahip çıkmamız, eserlerinden daha fazla faydalanmamız gerekiyor. Kültürümüzden, tarihimizden beslenip muhteşem kurgular ile aslında unutulan bizi, bize hatırlatma gayesinde. Bu kadar etkili, başarılı ve bilgi dolu içeriklerinin arkasında ise tutkuyla bağlandığı Divan Edebiyatı’nı, lisans eğitiminden profesörlüğe kadar desteklediği bir özgeçmişe sahip. İstanbul Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirip, Divan Edebiyatı dalında 1983’de Doktor, 1993’de Doçent, 1998 yılında profesör unvanlarını almıştır. İskender Pala, canıyla, kanıyla bir bütün olarak Divan Edebiyatı’dır. Diğer tüm eserlerini de alıp okuyacağım, kendisinin bu muazzam bilgisinden yararlanmamak bu saatten sonra ahmaklık olur sanırım.

Hakkında sayfalarca yazı bulabilirsiniz, aldığı birçok ödül, eserleri, görevleri, tezleri… Wikipedia’dan hayatına göz atabilmeniz için tıklayabilirsiniz.


Esere Dair



Romanda Yunus Emre’nin hikayesini Molla Kasım’ın ağzından dinleriz, şiirlerini yırtıp atmanın pişmanlığını duyan Molla Kasım, hem tanıdığı Yunus Emre’yi hem de oğluyla konuşup öğrendiği bir takım bilgileri aktarır bize. Molla Kasım, hayatı boyunca Yunus Emre’yi kıskanmış, Taptuk Emre’nin Yunus Emre’ye değer vermesini hazmedememiştir. Romanda pek kendisinin kıskançlık hikayelerine rastlanmasa da rivayetlere göre böyle bilinir. Molla Kasım, Yunus Emre’nin şiirleriyle ilk karşılaştığında şiirlerini okuyup kafir diyerek yırtmış, bir kısmını ateşe bir kısmını da dereye fırlatmıştır. Daha sonra şiirlerindeki derin anlamı anlamış fakat iş işten geçmiştir, günümüze kadar birçok şiiri böylece gelememiştir.


Romanda Yunus Emre’nin iki oğlu vardır, İbrahim ve İsmail. İbrahim, çekik gözlülerin baskınında öldürülmüş, İsmail ise esir düşmüştür. Yunus Emre’nin eşi Elif, kendisinin seslendiği ismi ile Sitiare’de baskında hayatını kaybetmiştir. Hikayenin çok eski zamanlarda geçmesi dolayısıyla bir takım değişimlere uğramış olabilir, Netflix’de şu anda olan, TRT yapımı Yunus Emre dizisini izlediğimde daha farklı kurgulandığını, yine biri evlatlık olmak üzere iki çocuğunun olduğunu görürüz. Hangi kurgu gerçeği daha iyi yansıtıyor bilemiyorum.


Ana hatlarıyla Yunus Emre’nin derviş olma yolunda verdiği birçok imtihanı, Taptuk Emre dergahına varana kadar, vardıktan sonra, varıp ayrıldığında başına gelenleri anlatır. Roman, bir de oğlu İsmail’in hayatına yer verir.

Allah’a giden yolda önce dünya sevgisini tadar Yunus Emre, eşine duyduğu derin sevgi, evladına duyduğu hasret onun dünya bağlarıdır. Sonra maddi dünyadan sıyrılıp Allah’a ulaşmanın etkileyici hikayesi ile karşılaşırız.


“Söyler dilüm, ağlar gözüm

Gariplere göynür özüm,

Meğerki gökte Ilduzum

Şöyle garip bencileyin.”


Yunus Emre’nin Türkçeyi bu kadar sade, şiirsel kullanması, anlatacaklarını az ve öz kelimelerle ifade etmesi, şiirlerinin diyar diyar dolaşmasına vesile olur. Bir çobanın dilinde de onun şiirleri, bir alimin dilinde de onun şiirleri vardır. Çobanlar hayvanlarına Yunus’un şiirlerinden ilahiler söyler, alimler talebelerine dersler verir şiirlerle. Öyle yalın bir Türkçe kullanır ki, eğitimli eğitimsiz herkes anlar ve etkilenir şiirlerinden.


13.yüzyıl ve 14.yüzyılın ilk çeyreğine kadar Orta Anadolu havzasında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinde yer alan Sarıköy’ünden Ankara’nın Nallıhan ilçesindeki Taptuk Emre dergahına uzanan ve bitmeyen bir gönül hikayesiyle, dilinde insan sevgisi, ilahi adalet, ölüm, doğum, yaşam ve daha nice anlamlı konularla, kendine has bir üslupla var olmuştur derviş Yunus Emre.


13. ve 14.yüzyıllarda yaşamış olması dilden dile gelen hikayesini biraz değiştirmiş olsa da, herkesin bildiği birkaç hikaye günümüzde de etkileyiciliğini koruyor. Diziyi izlerken de kitabı okurken de karşılaştığım; iki abdal ile birlikte mağaraya gidip, dua ile yemek isteme mevzusu, çiçek toplamaya çıkmışken bütün çiçeklerin zikir çektiğini görüp dergaha eli boş gelme hikayesi ve de 37 yıl boyunca dergahta odunculuk yapması, dergahı terk edip geri döndüğünde Şeyh Taptuk Emre’nin Yunus’u tanıması ve onu tekrar kabul etmesi… Bu şekilde birkaç hikaye daha kesinliğini koruyor.


Kitapta çok beğendiğim birkaç cümle, paragraf, şiiri sizlerle aşağıda paylaşacağım;


1) “Hayatım boyunca hep çok şeye sahip olmayı değil, az şeye ihtiyaç duymayı istemişimdir. Zenginliğim ilim yolunda olsun diye ilim yoluna düşenlerdenim.”


Bu cümleleri daha önce kendi idrakime işlemiş ve hayatımın özünü bu cümleleri içine katarak yoğurmuştum. O yüzden yabancısı olmadığım ve aslında fikrimce belirli bir olgunluğa ulaşmış herkesin hayat felsefesi haline gelmiş iki cümledir bunlar.


2) ”Sevgimi güneş yaparak onun buza çalmış kinini eritebilirim.”


Kim sevgi karşısında bile katı olabilir? İnsanın özü sevgi ile harmanlanmıştır, özünün üstüne zift döküp iyice katılaştırmış olsa da onu çözecek olan, o öze ulaşacak olan sevgidir. Eğer bir problemi çözmek istiyorsak sabır ve sevgi anahtarlarına sahip olmamız gerekmektedir.


3) “Umutsuz olmamak lazım. Ayak kırıldı mı, Allah kanat ihsan eder.”


Hayat öyle muhteşem dizayn edilmiş ki, sen yola çık yanına da umudunu al, onunla ne yollar aşılır, ne zorluklar geçilir bilemezsin. Yeter ki umudunu asla kaybetme, onu bir hazine gibi sakla.


4) “Denge madde lehine bozulunca insanın nefsi, mana lehine bozulunca da ruhu öne çıkıyor, biri diğerini bastırıyor.” , “ Bazı insanlar maddeye çok düşkünlük gösterdiklerinde manadan uzaklaşıyor, bazıları da maddeyi önemsiz bulduklarında veya sahip olamadıklarında mana kapısı aralanıyor. “


5) “Her ne ki arıyorsun; aradığın ancak sensin… İyinin de, kötünün de fidanı senin içinde büyür… Her meyvenin içi, kabuğundan yeğdir… Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir.”


6) “Adem alem içinde, Alem Adem içinde…”


7) “Bu dünyada marifet nefsi silmek değil, belki nefsi bilmektir. Bu yol, ilim, irfan ve insan sevgisi üzerine kurulmuştur. Nefes, nefsi artırır.”


8) “Her öğrendiğim şeyden sonra ‘İlim kendini bilmektir!2 cümlesini gönlüme telkin edip durmaya başladım. Bu yolculukta bir karar aldım, artık çevremde olup bitenleri buna göre okumaya çalışacak, bütün evreni , kendimi bilme yolunda kitap sayacağım. Öyle ya kişi kendini bilmezse ya nice okumaktır?”


9) “Nerde kaşanelere sahip olabilecek iken fakir gibi yaşayan, nerde zaten yosul olup dervişlik taslayan!”


10) “Tortulu sular arı duru olur sevgiyle; bulanıklar berraklaşır. Ve şifa bulur sevgiden tüm dertler. Ölüleri diriltir sevgi; sultanları kul eder… ‘Bilmek’tir sevgi… Noksan bilgi ise ayrımı olmayan bir hezeyandır; şimşeği güneş sanır!.. Şimşekçe şimşek, kendi ışığının geçiciliğine gönül bağlayana güler geçer oysa!..”


11) “Aklın tutsağıdır duygu, aklın da ruhun… Duru bir ırmağı andırır ruh, tertemiz bir ırmağı… Maddi düşünceler ve nefse ilişkin arzular da ırmağın üzerini kaplamış bir avuç çerçöp… Eğer bir yana itiverirse aklın eli o çerçöpü, ırmak kendini gösterir, berrak ve duru… Dünya arzuları kaplarsa suyun yüzünü eğer… Eğer hayvani arzular baskın olursa tende… Nefis gülmeye başlar o vakit ve akıl ağlamaya… Aklı hakim ve duyguları mahkum olan kişidir uyanık iken de rüya gören ve kendisine göklerin kapılarını açan…”


12) “Tükenen zamanı dolduruyor hep kuru kavgalar, boş didişmeler, faydasız gürültüler… Aklını başına al kardeş! Günü, bugün say; ölüm ki kaşla göz arasında; ölüm ki dudakla söz arasındadır…”


13) “Et ü kemik büründüm

Yunus diye göründüm.”


14) “Güneş doğunca yıldızlar görünmüyordu ama kayıp da olmuyorlardı. Gözümüzdeki görme melekesinin boyutunu değiştirebilsek, belki yıldızları gündüz de görebilirdik. Yani onlar her zamanki yerlerinde duruyorlardı. Mesele yalancı aydınlıklardan kurtulmaktaydı; şüphelerden yani.”


15) “Aradığını başkasında değil kendinde ara! Yıldızı da, güneşi de kendinde ara. Yıldızı hissettiğinde güneşe yürü! Her ne ki vuku bulur, sendedir. Yalnız güzellikler değil çirkinlikler de sendedir. Bundan böyle her ne ki hatadır, sebebi kendinde ara haddi aşma!”


16) “Ancak varlığımızı toprak ettiğimiz vakit, manamızın hakikatine erebiliriz.”


17) “İnsanlar ömürlerini satıp, dünyanın geçici emellerini ve mallarını alıyorlar, sonra da onlara dört elle sarılıyorlardı. Üstelik öyle de sıkı koruyorlardı ki!.. Sandıklar ve hazinelere koyuyorlar, mevkiler ve makamlarla süslüyorlardı. Kimisi zenginliğe, kimisi şöhrete, kimisi güzelliğe yapışmışlardı.”


18) “ ‘Alimin uykusu cahilin ibadetinden üstündür,’ denildiğini duyduğum günden itibaren bütün gecelerini kitap okuyarak geçirdiğim tam altmış ay, iki yüz altmış hafta, bin sekiz yüz yirmi beş gün… Hep merak ederek, hep öğrenerek, hep daha fazla öğrenerek… “


19) “Bilgi çok zor elde ediliyordu. İlim ilim ilmek gerekiyordu. Anladım ki ilmekler atıldıktan sonra bilginin bir de yumuşak huy ile desteklenmesi lazımmış. Ancak o vakit bilgi ile doğruya yol görünür, yumuşaklık ile insanlara katlanılırmış. Bilgi sahibinin bilgiyi destekleyen bir irfana ihtiyacı varmış.”


20) “Hem madden, hem manen az yemenin lezzetini aldım. Dünyayı kendimden esirgediğim sanılmasın, hayır , kendimi dünyadan esirgeme çabasına düştüm.”


21) “Diken gül bahçesi ile gönlü çeler!.”


22) “En güzel sözler şiir biçiminde söylenen sözlerdi ve gök kubbenin altındaen uzun yaşayan sözler de şiir kalıbına girerse yaşayabiliyordu.”


23) “Bazen gönülden taşıp gelenleri ifade için aklın yaya kaldığını hissetmiyor değildim.”


Cümleler, hikayeler, anlatılanlar oldukça güzeldi. Ruhuma işleyen ve bana güzel tavsiyeler veren, dinimizi anladığımız yanlış kalıplardan kurtaran, gerçek maneviyatı anlamamızı ve insan sevgisinin güzelliğini, maddi varlıkların geçiciliğini anlatan harikulade bir eserdi. Böyle eserlerle karşılaşmak beni mutlu ediyor, 'Puslu Kıtalar Atlası' da benim için çok güzel bir eserdi, böyle yazarları tanımak, onların var olması bana ilham veriyor.


Sevgiyle, ilimle, bilimle ve huzurla, sağlıkla kalın.


Saygılarımla.


Bilge SUKHA