FEDAİLERİN KALESİ 'ALAMUT' -Vladimir Bartol


Tarihin pek çok döneminde, günümüzde de, din politik emeller için kullanılmıştır. 11. Yüzyılda yaşamış olan Hasan Sabbah bu işin piridir, dini kullanmakla kalmamış aynı zamanda İngilizce’de suikastçı anlamına gelen “assassin” kelimesinin doğmasına neden olmuştur. Haşşaşi anlamına gelen assassin, suikastçı kavramını oluşturan Hasan Sabbah’a aittir. Hasan Sabbah’ın kurduğu bu dehşet verici sistemi konu edinen bu roman sadece tarihi bir kurgu değil, aynı zamanda psikoloji, felsefe, politika, sosyoloji içeren kapsamlı, eğitici, öğretici bir eserdir. Okuduğum bu muazzam eser, bana birçok ders vermekle kalmayıp aynı zamanda doğu medeniyetini daha ayrıntılı inceleyeceğim bir kapıdan içeri girmemi sağladı.

Kötünün en kötüsü, iyinin en iyisinin yetiştiği bu topraklarda ne farklıydı? Bunca ilginç ve olağanüstü olaya ev sahipliği yapan bu toprakları, bu medeniyeti merak etmemem mümkün değildi. Bilimin, felsefenin ve dinin hep iç içe olduğu, büyük alimlerin yetiştiği, günümüze ışık tutan, bizi hem maddi hem de manevi olarak besleyen o dönemi “Alamut” eseriyle birlikte gelin yakından inceleyelim.

Eser Haşhaşileri (Şii Müslümanları) ile Selçukluları (Sünni Müslümanları) arasındaki mücadeleyi anlatır. Başkahramanımız Seyduna yani Hasan Sabbah, İsmaililik mezhebine bağlı, korkunç fikirlere sahip, zeki, bilgili, medrese eğitimi görmüş, sarayda görev almış, çeşitli kabiliyetlere sahip, ikna gücü kuvvetli bir adamdır. Kendine bir kale edinip Selçuklunun hüküm sürdüğü toprakları ele geçirmek ister. Amacı Şii Müslümanlarını kendi inancına çekerek kendine fedailer yetiştirmektir. Öyle tutkulu fedailer yetiştirmek ister ki, canı pahasına onun emirlerini yerine getirsin. Bunu nasıl yapacağını, nerede yapacağını uzun uzun düşünür, yıllarca gezer dolaşır, alimlerle muhabbet eder, ikna eğitimleri alır, Kuran’ı, hadisleri ve insan tabiatını inceler. Selçukluların kolayca işgal edemeyeceği, çok zor ulaşılan bir yer bulur, burası Alamut Kalesi’dir. Burayı ilk olarak inançlarını yaymak için kullanır. Herkese Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osman’ın sahtekâr birer halife olduğunu; Mehdi’nin yedinci imam ve kurtarıcı olarak İsmaili soyundan geleceğini aşılar. Ayrıca Selçukluların ise Yecüc-Mecüc soyundan gelen şeytani bir topluluk olduklarını söyler.

Hz. Ali ve on iki imam meselesini araştırabilirsiniz, eğer bilginiz yoksa 7. İmamın nasıl bölünmelerle sonuçlandığına da bakabilirsiniz. Bu ayrılığı çok iyi değerlendiren Hasan Sabbah insanların inançlarını değiştirerek kendine fayda sağlayacak topluluklar oluşturdu. İnsan eğer yeterli bilgiye sahip değilse maalesef başkalarının maşası haline gelebiliyor. Bu yüzden kendini geliştirmek bir tercih değil zorunluluktur. Yoksa kendinizi başkalarının düşüncelerini savunurken bulabilirsiniz.

Hikayeye geri dönersek, Hasan Sabbah kaleyi ve kendine inanan toplulukları bulmuştu, bir sonraki görevse onları Selçuklunun üzerine salabilecek eğitimleri aldırmaktı. Bu yüzden dailer yetiştirdi. Askerlere irade eğitimleri aldırttı. Bu eğitimler; korların üzerinde çıplak ayakla yürümek, bayılana kadar nefesini tutmak, zorlu tırmanışlar gerçekleştirmek ve kendini peygamber olarak tanıtan Seyduna’ya şiirler yazıp, sorgusuz iman etmek. Bununla beraber çeşitli dersler de alıyorlardı. Simya, tıp, Kuran dersleri vs.

Fedailerle dailer ilgilenirken Seyduna kalenin arkasında sahte bir cennet hazırlamakla meşguldü. Aklındaki fikirleri başkalarına anlattığında ona deli diyorlardı fakat o ne olursa olsun tasarladığı sistemi gerçekleştirmek peşindeydi. Zaten tarihi konuşurken denenmiş fikirleri tekrarlayanları değil, ilk kez deneyenleri konuşuruz. Olağanüstü fikirlere sahip insanları da değil, o fikirleri gerçeğe taşıyanların hikayelerini dinleriz. Heyecan verici aynı zamanda korkutucu, dehşet verici fikirleriyle bugün Hasan Sabbah’ı konuşmamızın nedeni de aynıdır. Amacı belliydi, oraya gidecek olan haritayı da çizdi, insan tabiatını çok iyi öğrenmişti, tüm planı tıkır tıkır işliyordu. Haşşaş adını verdiği insanları kendinden geçiren, hayaller kurduran bu hap ile hedeflerine bir adım daha yaklaşmıştı. Oluşturduğu cennetine dünyanın en güzel nimetleriyle beraber birbirinden güzel kızlar buldu, onları eğitti. Cennet tasvirindeki huriler gibi çalgılar çalıyorlar, şiirler söyleyip oraya gelecek olanlara her türlü hizmeti edecek hale geliyorlardı. Suikastçı olarak seçtiği savaşa hazır saf ve zeki delikanlılara haşhaş hapını vererek onları güzel hurilerle dolu cennetine gönderiyor ve bu sayede Cennetin anahtarını elinde bulunduran Seyduna’ya koşulsuz şartsız iman ediyorlardı. Fedailer bu sayede şehit olacak zorlu görevler istiyor ve bu uğurda ölüp aynı cennete tekrar gitmeyi diliyorlardı.

Bu yöntemle vezire, sultana suikastlar düzenleyecek adamlar yetiştirerek, asker gücüyle değil sinsice planlarla istediklerini elde edebiliyordu. Herkesin baş belası haline gelen Seyduna’nın düşmanları gün geçtikçe artsa dahi o her an daha da güçleniyordu.


“Niye en bilge insanlar kendilerini ihtirasla bilime adıyorlar? Gerçi Epikür demişti ki bilge insan, gökyüzü sırları ve ölüm bilmecesi tarafından eziyete uğratılmasa, mutlak bir mutluluk yaşayacaktır. Fakat bunu bilmek bir işe yaramıyor: İnsan bu korkuyu ve şüpheyi kendisinden asla uzaklaştıramaz. Tüm yapabileceği, kendisini bilime ve araştırmaya adayarak, onu açıklamaya çalışmak.”


Roman birbirinden güzel cümlelerle, bizi düşünmeye itecek felsefi sözlerle dolu. Aynı zamanda birçok araştırma konusunu da bize sunuyor.


"Şu muazzam gök kubbeye bir bakın! Aristarchos, bu yıldızların hepsinin birer güneş olduğunu söylüyordu. Hangi insanın aklı bunu alabilir ki? Ve yine de bu kainattaki her şey bir amaca göre düzenlenmiştir ve bir kuvvet tarafından idare edilmektedir. Bu kuvvet ister Allah olsun isterse doğa; ne fark eder ki? Bu muazzam gök kubbe altında hepimiz çok gülünç ve sefiliz. İlk kez on yaşındayken, dünya karşısındaki küçüklüğümün bilincine vardım. O zamandan bu yana ne kadar çok acıya katlandım ve ne kadar uzun bir süre geçti! Allah'a olan inancım, peygamberine olan güvenim, ilk aşkın harika büyüleyiciliği, hepsi geldi geçti... Yaseminler bile ilk zamanlar beni büyüledikleri gibi kokmuyorlar artık, laleler bile eskisi kadar renkli değiller! Sadece kainatın büyüklüğü karşısındaki hayranlığım ve gökyüzü sırlarından duyduğum korkum değişmedi Dünyamızın kainatta bir toz zerresi, bizim ise küçük çizikler olduğumuzu bilmek beni hâlâ sonsuz bir kederle dolduruyor..."


“Evet Ey Protagoras, insanın her şeyin ölçüsü olduğunu söylerken çok haklıydın! Bu düşünceyi kabul etmekten başka ne gelir ki elimizden? Üzerinde yaşadığımız çamurdan ve sudan yoğrulmuş bu dünyayı kıt aklımızla kavramaya çalışmaktan, kâinatın bilinmeyen taraflarını ise bizden daha saf ve temiz varlıklara bırakmaktan başka çaremiz yok! Bu küçük zavallı gezegen, mantığımıza ve irademize layık olan hareket alanımızdır. İnsanoğlu her şeyin ölçüsüdür!"


“Bit kadar küçük insanoğlu, bir anda hürmete lâyık bir yaratıcı mertebesine yükseldi!! Tek yapması gereken şey kanaatkar olmaktır. Geniş kâinatı görüş alanından çıkarıp sadece çadırlarını kurmuş olduğu sağlam zeminle yetinmelidir. Bunu kesin olarak kavradığım zaman dostlarım, işte o zaman tüm gücümle kendimi ve çevremdeki her şeyi düzenlemeye giriştim. Kâinat gözüme devâsâ boş bir kâğıt gibi görünüyordu. Ortasında gri bir leke vardı sadece: Gezegenimiz! Bu gri lekenin ortasında küçücük bir kara nokta, ben, bilincim: kesin olarak tanıdığım yegane şeyler. Boş kâğıdın tümünden feragat ettim alçak gönüllü olmak lazım ve tüm dikkatimi bu küçük gri leke üzerinde yoğunlaştırdım. Hazırlıklar yapmalı, yetenekler değerlendirmeliydim ve sonra... sonra da kendi mantığımıza, kendi irademize göre yöneteceğimiz hükümranlıklar kurmalıydım. Allah'la boy ölçüşmeye kalkan bir insan için altta kalmaktan daha korkunç bir şey yoktur!"


“İşte olayları açıkça gören bizler ile şuursuzca karanlıkta yürümeye çalışan kitleler arasındaki fark bu: Biz kanaatkar olmayı başardık, onlar ise kendilerini kontrol edemediler veya etmek istemediler. Bizden kendilerini tanınmayan ve tanımlanamayan bölgelere hücum ettirmemizi talep etmekteler. Çünkü bu belirsizliğe dayanamıyorlar. Bizler ise kesin olan hiçbir hakikatin olmadığını bilenler, onların avunabilmeleri için güzel hikayeler uydurmak zorundayız.”


Son paylaştıklarım kitaptaki Hasan Sabbah’a ait sözlerdi. Bu cümleler, size Sabbah’ın nasıl bir bilinç düzeyine sahip olduğunu biraz da olsa gösterir. Benim idrakimin yetmediği meseleler çok fazla. Bir cümle okuyup saatlerce dalıp gitmişimdir, düşünmeye teşvik eden, insanın zihnini sonuna kadar açan bir kitaptı. Okuduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Hatta tekrardan önemli cümleleri not alarak okumayı planlıyorum. İyi ki kitaplardan önemli cümleleri not ettiğim bir instagram sayfam var(@sukhabilge), açıp açıp okuyorum. Bu durumu seviyorum, sizlerle paylaşmak da ayrı bir güzellik.

Bu kitaptan önce de okunabilir sonra da Amin Maalouf’un “Semerkant” eseri, bu eser Hasan Sabbah’ın arkadaşı olarak bilinen (kaynaklara göre değişiklik gösterse de kesin tanıştıkları bilinmektedir) Ömer Hayyam’ı anlatmaktadır. Ayrıca Hasan Sabbah’ın ilk olarak neler yaptığı ile ilgili de bilgi vermektedir. Dehşet saçan bir adamdan sonra harika bir alimi incelemek isterseniz tavsiye ederim. Şu an okumaktayım, harika gidiyor. Bir sonraki yazım Semerkant olacaktır, takipte kalın. Keyifli okumalar.


SUKHA