OLYMPOS ANTİK KENTİ- ANTALYA

Olympos Antik Kenti’ne gitmeyi uzun zamandır düşünüyordum, Roma’nın eşsiz mimarisini görmek için İtalya’ya kadar gidip de burnumuzun ucundaki antik kenti görmeden geçen her günüm biraz buruktu. Maalesef Dünya’yı sarsan Covid_19 virüsünden dolayı ertelenen bir planı bu yıl Ağustos ayında gerçekleştirdim. Antalya, antik kentleriyle, doğal güzellikleriyle Türkiye’nin en güzel beş şehri arasına girer benim gözümde. Açıkça söylemeliyim ki Türkiye muazzam güzelliklere sahip, M.Ö. ki yüzyıllara dayanan tarihi kalıntılar, uygarlıklar, doğal yapılar nedeniyle harika bir ülke. Ülkemi gezdikçe hayran kalıyorum ve okudukça, öğrendikçe bu hayranlığım katlanarak artıyor. Ülkemize gelen İsviçreli iş ortağımızın da dediği gibi “Holiday mood for you every day.” Evet ülkemiz denizlerle çevrili ve sanki her gün tatil havasında.


Olympos Antik Kenti, tarihinin mutlaka bilinmesi gereken bir kent. Liman kenti olması beni heyecanlandırırken aynı zamanda Helenistik, Roma, Bizans dönemlerine ait yapılara ev sahipliği yapması da beni oldukça meraklandırdı. Bu yazıyı gitmeden yazsaydım yarım kalırdı, oraya gidip o ruhu hissedip yazmak inanılmaz keyif verici.


Olympos, eski Yunancada “Uludağ” anlamına gelir, günümüzde “Tahtalı Dağı” olarak bilinen dağdan ismini alır. Dünya’da bu adı taşıyan 20’den fazla dağ ve şehir adı vardır.

Likya Medeniyeti’nin önemli şehirlerinden biridir Olympos Kenti.


Peki Likya Medeniyetinin sınırları ne kadar? Günümüzde Teke Yarımadası olarak bilinen Antalya ile Fethiye körfezleri arasındaki Akdeniz’e uzanan yarımada Likya olarak bilinir. Antalya’nın hemen batısından başlayıp güneybatısına doğru uzanan Beydağları, Akdağ silsilesi ve onların kuzeybatısına doğrultusundaki uzantısı, Likyanın kuzey sınırını oluşturmaktadır.


Olympos’un temelleri eski Helenistik döneminde M.Ö. 300’lü yıllarda atılmıştır. Tarihi kayıtlarda ilk olarak İ.Ö. 168-167 yıllarındaki Likya Birlik sikkesinde adı geçer ve daha sonra M.Ö. 78 yılında Sicilya valisi Servilius Vatia, zamanın en büyük korsanı Zeniketes’i Olympos’ta yenmiştir. Zeniketes, adeta Olympos’ta korsan krallığı kurmuş bir korsandır. Hikayesi ilginçtir, Olympos ve çevresini ele geçirmiş, güçlü bir iktidarlık kurmuştur. Yetmemiş Doğu Akdeniz ticaretini tehdit etmiş, yani kısaca bölgeyi talan etmiştir. Tabi her yükselişin bir çöküşü vardır, Servilius Vatia’da bu yükselişin sonunu getirip Olympos’u Roma’nın hakimiyeti altına almıştır. Bu çöküşü kendine yediremeyen Zeniketes teslim olmak yerine kalesini, ailesini ve kendini ateşe vererek ölmüştür. Ne etkileyici bir hikaye değil mi? Olympos Antik Şehrini gezerken bu yaşanılanları bilip giderseniz, hayalinizde korsanların ele geçirdiği o şehri, savaşları ve Zeniketes’in ilginç intiharını gözünüzün önüne getirin mutlaka. Etkileyici bir gezi olmaması mümkün değil.

E tabi 3.yüzyılda Roma hakimiyetine geçen bu güzel ve önemli kenti kimse rahat bırakacak değildir. Bu yüzden sürekli korsan saldırılarına uğrayıp durur, belki de Zeniketes’in laneti bu şehrin üstünde olduğu içindir. Tabi bu olağandışı durumun aksine Olympos hem liman kenti hem de ortasından nehir akan bir kenttir. Bu nehir sayesinde şehrin iki yakası da iskele olarak kullanılmıştır. İki yakayı birbirine bağlayan bir köprüsü bile mevcuttur. Günümüzde tek bir ayağı kalmış olsa da gözümde bu kentin aktifliği, işlevselliği çok net canlandı.

Sürekli korsan saldırısına uğrayan bir kentte kim yaşamak ister ki? Evet muazzam işlevsel ve harikulade güzelliklerle dolu bir kenttir Olympos fakat halk artık yılmıştır ve orayı yavaş yavaş terk ederler.


Ve Olympos 11.ve 12. Yy da Cenevizliler, Venedikliler ve Rodos Şövalyeleri tarafından yeniden inşa edilir. Haçlı seferleri sırasında ise ticaret limanı olarak kullanılır.

Osmanlı Devleti’ne 15.yy da geçer fakat ilginçtir ki Osmanlı burayı kullanmaz, şehir boşaltılarak öylece kaderine terk edilir. Belki de çok tehlikeli bir bölge olmasından kaynaklı kullanmayı mantıklı bulmazlar, kim bilir.

Güney kıyısında Helenistik Dönemin çokgen örgülü duvarı, nehir ağzında ne olduğu bilinmeyen birçok yapı ve hatta Helenistik temelli bir tiyatro bile var. Maalesef onarım görmemiş bu tiyatro oldukça yıkık dökük. Sahneye geçip gözleriniz kapatıp seyircileri hissetmelisiniz. Roma İmparatoru Marcus Aurellius adına yapıldığı söylenen bir tapınak da mevcut.


Kentte birçok lahide rastladım. Bunlardan en çok ilgimi çeken nehrin denize açıldığı yerde olan Kaptan Eudomus’un lahdiydi. Odanın doğusunda yer alan lahdin kapağının altında dört satırlık Yunanca yazıt yer almaktadır:

“Euporistos oğlu Olymposl’lu M(arcus) Aur(elius) Zosimos, lahti kendim ve karım Aur(elius) Arete ve kızımız Aur(elia) Olypias ve oğullarımız Aur(elius) filanca ve Aur(elius) Euporistos ve çocuklarından olacaklar için yaptırdım. Bir başkasına (buraya) gömülme iznim yoktur. Hephaistas’a kutsal caza olarak 1000 denarius ödeyecek, (cürümü) ihbar eden ise üçte bir pay alacaktır.”


Cephede tam ortada 10 satırlık bir Yunanca yazıt bulunmaktadır.

“Ben Eudemos kaptanlık yaptığım için bilirim dalgalar arasından bir Pontos’dan öbür Pontos’a (geçen) yolu, Palas (Athena’nın) keşfi. Bitinya’lıların ken(ti kal(kedo)n bütün halkı ile beraber (benim vatandaşlık sahibi olmamı?) kararlaştırdı. Talihli (vatanım beni layık görüp) makamlar (ile vazifelendirdi), (Likya) ulu(su da aynı şekilde davrandı; ve üye idim) ihtiyarlar meclisinde. Kader (…) Eğer (bir kimse izin almadan gömerse buraya) bir başkasını (Fiskus’a ceza olarak şu kadar) al(tın Dinar) ödeyecek.”

Sağ tarafında da dört satırlık başka bir yazıt bulunmaktadır:

“Son limana girdi demirledi gemi, çıkmamak üzere çünkü ne rüzgardan be de gün ışığından medet var artık; ışık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos oraya gömüldü gün misali kısa ömürlü gemisi, kırılmış bir dalga gibi…”


Bu yazıları okuduğumda oldukça etkilendim. Yüzyıllar önce Roma kaptanı Eudemos’un mezarını ziyaret etmek farklı bir tecrübe oldu.


Evet benim için en önemli yapı bu olsa da bazilikalar, hamamlar, 300’den fazla mezar, Psikoposluk Sarayı, vaftizhane, tapınak, tiyatrosu ile muazzam bir antik kent Olympos.

Yalnız üzücü olan bir durum var ki bu muhteşem kent gün geçtikçe yok oluyor. Yapılar arasına giren ağaçlar yapıları yıkıyor, onarım görmediği için yıkık dökük yapılar çok fazla, iş makineleri var fakat durmuş vaziyette. Umarım bu güzel kent ruhuyla yüzyıllarca devam eder. Ve bizler bu kentin efsanelerini ve gerçeklerini duymaya devam ederiz.



Sağlıcakla kalın, bir sonraki seyahat rotasında görüşmek üzere...


BİLGE SUKHA