top of page

DRİNA KÖPRÜSÜ



Hikaye aslında Sukha'nın Üsküdar'da bir mezata katılmadan önce uğradığı Şemsipaşa Halk Kütüphanesi'nde, Rus Edebiyatı bölümünde, Oblomov'u ararken başladı. Aslında daha "Tutunamayanlar" eserinin son sayfalarındaydı ve evde okunmayı bekleyen bir sürü kitabı vardı. Yine de buraya beni getiren bir şeyler olmalı diyerek daldı raflara, Oblomov sansa da asıl meseleyi, mesele Drina Köprüsü'ydü. Onun ismini defalarca duymuş ve elbet bir gün diyerek atmıştı akıl kitaplığına. Tabi orada bir sürü kitap var fakat onların oradan gerçek hayata ışınlanması nasip kısmet meselesi. Raflarda adını görünce usulca aldı eline, o kadar eskimiş ve o kadar çok el değiştirmişti ki onunla aralarında hemen bir bağ oluştu. Ve ödünç alarak evine geri döndü.


Ve şimdi de asıl meseleye geri dönelim; Drina Köprüsü, Sokullu Mehmet Paşa adına 1577'de Mimar Sinan tarafından yapılan 11 gözlü bir köprüdür. Drina Irmağının üzerinde olmasından kaynaklı Drina Köprüsü, Sokullu Mehmet Paşa adına yapılmasından dolayı da Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü olarak bilinir. Bosna-Hersek'in Visegrad bölgesinde yer alır.


Drina Köprüsü kitabı birçok eserden farklı olarak insan ömrünü veya insan ömründen bir kesiti ele almaz. Bu eser dört koca yüzyılı içine alır çünkü bir köprünün doğumuyla başlar hikaye. Ve bilirsiniz ki bir yapıtın ömrü, insan ömrünün yanında sonsuz gibidir. Zaman uzayınca yaşanılan olayların çeşitliliği ve çokluğu da artar. Bu yüzden kitapta savaşlar, seller, isyanlar, çatışmalar, aşklar, salgınlar, devrimler, ayrılıklar ve daha nice konuları olan hikayelere rastlarız. Koca bir dört yüzyılı içinde barındıran bu kitap sayesinde Bosna Hersek'in sancılı değişimini öğreniriz. Osmanlı, Bosna, Sırplar, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, askerler ve siviller birçok uç noktanın birleştiği bu yer oldukça farklı hikayelere ev sahipliği yapar.


Koca bir kitabın tüm hikayelerine yer veremesem de bir bölümüyle size dokunmak niyetindeyim. Bu bölüm Drina'nın yapım aşamasından. Dönemin vezirinin köprü inşaatı sorumluluğunu verdiği Abid Ağa, halkı ücretsiz çalıştırarak parayı cebine indirir. Bu süreçte kimse isyan çıkarmasın diye acımasız ve gaddar görünür. Kendisi astığım astık kestiğim kestik birisi olarak tanıtır ve halka korku salar. Adamlarıyla insanlara eziyetler eder, paralarını vermediği gibi çalışmadıkları taktirde de asmakla tehdit eder. Ve bir gün bu zulmüne dur der bir kaç yiğit. Gece köprüye giderek yapılanları yakıp yıkar ve bir dedikodu da yayarlar; periler köprünün yapılmasını engelliyor. Abid Ağa bu duruma uyanır ve sonunda isyancı çetesinden birini yakalar ve onu aleme ibret olsun diye kazığa oturtturur, acı içinde yavaş yavaş ölmesini sağlar. Bu eziyetler vezirin kulağına gider ve her kötülüğün sonu gibi Abid Ağa görevden alınıp cezasını çeker. Yerine Arif Bey gelir. Arif Bey herkese hakkını vermekle kalmaz, fazlasını dahi verir. Böylece köprü birçok zorluğu atlatarak biter. Arif Bey halk tarafından çok sevilir ve olağanüstü iyi biri gibi görülür. Sadece yapması gereken görevi hakkıyla yerine getirdiği için onun iyi olması ne derece normal! Normal olanı gözümüzde büyüteceğimiz anormal olaylar yaşamak büyük talihsizlik aslında.


Bu olaydan önce başka hikayeler de mevcut ve bu olaylardan sonra da... Köprünün gördüğü o kadar çok hikaye var ki ve bu hikayelerin olayların durumuna göre şekillenmesi bizim için öğreticidir. Örneğin sellerde, afetlerde din ayrımı göz etmeden birlik olurlar. Savaşlarda ayrışırlar.

Sadece bu tip olaylar da yoktur, aşklar ve intiharlar da anlatılır. Bir delikanlının aşk acısı çekmesi ve güzelliği dillere destan olmuş bir kadının istemediği bir evlilik yaparken kendini Drina'nın serin sularına bırakıp öldürmesini de konu edinir.


Ayrıca bu toprak parçasının elden ele geçirilirken halkın yaşadığı zorluklar oldukça üzücüdür. Bazıları topraklarını bırakıp giderken bazıları bir kibrit çöpü bile yakmadan karanlık evlerde haftalarca sessizce ölü gibi yaşarlar. Ölmemek için ölü taklidi yaparlar.


Bir sürü acıya ev sahipliği yaptığı gibi birçok mutluluğu da içinde barındırır. Asıl mesele bizim bu koca dört yüzyıldan çıkardığımız öğretidir. Hayatın bitip tükeneceğini görmek ve bizimde aslında sadece bir yolcu olduğumuzu bilmek, bunu hissetmek güzel bir duygu. Onca yaşanmış hikayeler var bu bastığımız topraklarda ve birçoğumuz zamanla unutulacak veya dilden dile dolaşırken değiştirilecek olan hikayelerde bir figüran olacağız sadece. Bazıları bu hikayelerin kahramanı, bazıları bu hikayelerin mağduru. Dünya değişirken ve zaman akıp giderken bizler tam olarak neredeyiz? Nelerle meşgulüz? Ne önemli olan ve ne önemi bir toz zerresi kadar olmayan! Asıl mesele de bu değil mi? Hikayen bu zamanda başladı ve bir yüzyıllık bile olamayacak, sen bu kısacık ömründe neler yaptın? Ve neler yapman gerekiyor?


Hikayenin kahramanı olman dileklerimle... Keyifli okumalar...


SUKHA

bottom of page