top of page

KÖPEK GİBİ BÜYÜTÜLMÜŞ ÇOCUK




Dünya anlaşılması zor bir yer. Farklı inançlar, ilişkiler, coğrafyalar, tenler, ırklar gördükçe insanın bakış açısı genişlemekle beraber kayboluşları artıyor gibi. Minicik insanlar olarak, dünyaları içine sığdıracak bir beynimiz var. Bu beyin anne karnında oluşup gelişiyor, bu yüzden annenin geçmişteki psikolojik durumu ile hamilelikte yaşadıkları ve sonrası ile beynin öğrenme sürecini ayırmamak gerek.

Beyin! Onunla var oluyoruz, onun öğrendikleriyle, tecrübeleriyle hayatı algılıyoruz, yorumluyoruz.

Bu kitapta travmaların oluşumlarına şahit oldum. İnsanların kötü olması onların gen kodlarına işlenmiş olabilir mi? Belki birilerini suçlamayı bırakıp iyileştirme yoluna gitmeliyiz. Toplum olarak ABD kadar çökmüş olmasak da maalesef yaklaşıyoruz. İçimizdeki bazı travmatik vakalar toplum düzenini bozuyor. Bağlar sadece soyağacımızla değil, soyumuzun çevresiyle de etkileniyor.


Bizleri şekillendiren birden fazla mekanizma bulunur. Bu etkenlerden en bilineni genlerdir ama genetik anlayışımızda genlerin nasıl işlediğini anlamamızı daha da karmaşıklaştıran bir yeni pürüz var. Buna "epigenetik" deniyor ve bu alandaki araştırmalar, bir çocuğun dünyaya geldiği çevrenin hangi genlerin aktif, hangilerinin sessiz kalacağını belirlemeye yarıyor. Örneğin sakin ve güvenli bir çevrede, belirli genler aktifken, kaotik ve ne olacağı belirsiz ortamlarda daha farklı genler baskın hale gelecektir.

Genetik, epigenetik, prental ve erken çocukluk dönemi etkileşimleri ve hayatımız boyunca yaşadığımız deneyimler, toplumumuz ve kültürümüz her şey bizi etkiliyor.

O halde biz zaten belirli kodlarla geldik deyip kendimizi hiç yormamalı mıyız? Hayır aslında bize düşen önemli görev burada başlıyor. Genlerimizi aktaracağımız çocuklarımıza her şeyin iyisini bırakmak için düzgün yaşamayı öğreneceğiz. Çevre koşullarımızı iyileştireceğiz. Kendi psikolojik sağlığımızı koruyacak, keşfedecek ve öğreneceğiz. Öyle geldik diye durup beklemeyeceğiz. Aslında atalarımız bir sonraki nesle bizimle beraber geliyor. Kimse ölmüyor bizim sayemizde, nesiller sayesinde taşınıyor.


Kitapta cinsel istismar görmüş Tina, annesinin tecavüz edilip öldürülmesine şahit olan Sandy, Mount Carmel Dini cemaatine üye olan korku ve dehşete maruz bırakılan Davidianların çocukları, haftalardır burnuna sokulmuş tüple yüksek kalorili diyetle beslenmesine rağmen 12 kg üstüne çıkamayan Laura, sadistçe iki genç kızı öldüren Leon, köpeklerle köpek kafesinde büyütülmüş Justin, Satanist ailelerin işkencelerine maruz kalan çocuklar, travmalarının acısından kurtulmak için kendini kesen Amber, Munchausen sendromu olan Merle'nin çocuğu James'e yaşattıkları...

"Bir çocuğun beyni sözcüklerden, derslerden ve düzenlenmiş faaliyetlerden daha fazlasına ihtiyaç duyar: Sevgiye, arkadaşlığa, oyun oynama ve gündüz hayalleri kurma özgürlüğüne ihtiyaç duyar."

Kitap aslında bize yol göstermekle beraber, endişelendiriyor, üzüyor, korkutuyor da. Bu çocukların maruz kaldığı travmalar hiç kolay değil. Onlar sayesinde insan psikolojisini, beynini inceleme şansımız oluyor fakat gerçekten dünya çok acımasız bir yer.

"Tarih boyunca bazı insanlar, en iyi arkadaşlarımız olup bize güven vermişken diğer bazıları en kötü düşmanlarımızı oluşturmuştur. İnsanların peşindeki en büyük avcı hayvanlar her vakit diğer insanlar olmuştur."

"Ateş insanı hem ısıtır hem yakar, su insanı susuzluktan da kurtarır, boğar da rüzgar insana serinlikte verebilir, zarar da. Aynı şey insan ilişkileri için de geçerlidir. Biz hem yaratırız hem yok edebiliriz, hem besleyebilir hem terörize edebiliriz, hem travmatize edebiliriz hem de birbirimizi iyileştirebiliriz"

Son olarak bu alıntılara yer vermek istedim. Gerçekten travmalara ilgi duyanlara, kendini tanımak isteyenlere, çocuğuna davranışını düzenlemek isteyenlere tavsiye ederim. Gerçek yaşamlardan alınan ağır vakalar, insanın canını acıtsa da öğreticiliği fazla.


Keyifli Okumalar.

SUKHA

bottom of page